Günümüzde gerek birçok merkezi sınavın, gerekse birçok merkezi atamanın ÖSYM tarafından yapıldığı gerçeği karşısında adaylar ile ÖSYM arasında birçok hukuki sorunun baş gösterdiği görülmektedir. Uygulamada ÖSYM’nin taraf olduğu ve sıklıkla rastladığımız dava türleri, sınavlara ilişkin bazı işlemlerin iptali davaları ile kamu kurumlarına yapılacak atamalarda ÖSYM sisteminin bazı yasal şartları bünyesinde taşımayan kişilerin belli başlı kadrolara atama isteğine izin vermemesi durumudur. Örneğin bazı durumlarda, bir Bakanlık bünyesinde açılan kadrolara ÖSYM aracılığı ile başvuru yapılabileceği ancak bu başvuruların halen bir Devlet kadrosunda görev yapmayan kişiler tarafından gerçekleştirilebileceği şartı getirilebilmektedir. Böyle bir ihtimalde ÖSYM, sistem üzerinden adayların ‘’halen bir kadroda görev yapmadığına’’ dair kutucuğu işaretlemelerini istediği ve bu sebeple talebin hukuka aykırı olduğunu düşünen adayların, salt bu ÖSYM talebini dava konusu yaptıkları görülmektedir. Böyle durumlarda ilk derece mahkemesi olarak görev yapan Danıştay’ın, atama yapılacak kadroya ilişkin bu şartı getiren ilgili kamu kurumunu da hasım pozisyonuna ilave ettiği ve süreci bu şekilde devam ettirdiği gözlemlenmektedir. Bu neviden davalarda genel yargılama usulünden bazı noktalarda ayrılındığı ve daha seri şekilde davaların sonuçlanmasının amaçlandığı düşünülse de uygulamada bu hızın yakalanabildiği söylenememektedir.

10.09.2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanun’un 96.maddesiyle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’na eklenen md.20/B ile, md.20/A’da düzenlenen ivedi yargılama usulünden farklı bir ivedi yargılama usulü getirilmiştir. Bu düzenlemeye göre, “Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalar”a ilişkin yargılama usulü, özel bir yargılama usulüdür. Bundan böyle, bu davalarda, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda öngörülen genel yargılama usulü uygulanmayacaktır. Bu özel ivedi yargılama usulünde, sürelerin oldukça fazla kısaltıldığı, neredeyse jet hızıyla bir yargılamanın yapılacağı söylenebilir. Örneğin dava açma süresi on gündür. “On günlük” dava açma süresi, hem genel dava açma süresi (altmış gün), hem de diğer ivedi yargılama usulündeki (İYUK md.20/A) dava açma süresi (otuz gün) ile kıyaslandığında oldukça kısa bir süredir. Bu davaların neden diğer yargılama usullerindeki davalardan çok daha hızlı bir yargılama usulüne tabi tutulduğu, 2577 sayılı İYUK’ta değişiklik yapan 6552 sayılı Kanun’un gerekçesinde açık bir şekilde ifade edilmemiştir. Bu durum eşitlik ilkesine aykırı olup, hak arama özgürlüğünün de ihlali niteliğindedir.

Diğer yandan, bu davalarda da, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11.maddesi uygulanmaz. 11.maddeye göre, ilgililer tarafından idari dava açılmadan önce, dava açma süresi içinde, işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması istemiyle üst makama, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makama yapılan idari başvuru, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur ve bu başvuru yolu, zorunlu bir başvuru yolu değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi, burada amaç, idare ile ilgili arasındaki uyuşmazlığın dava açılmadan çözüme kavuşturulmasıdır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu md.20/B’de düzenlenen ivedi yargılama usulünde de bu ihtiyari idari başvuru yolu dava açma süresini durdurmamaktadır. Bu nedenle ilgili, Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı’na veya Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurmaksızın, doğrudan doğruya dava açmak zorundadır. Bu durumda idare ile ilgili arasındaki uyuşmazlığın dava açılmadan çözümlenebilme ihtimali kalmamaktadır. Bu da bir ikilik yaratmaktadır. İdari yargıda genel yargılama usulüne tabi davalarda ilgililere bu hak tanınırken, ivedi yargılama usullerine tabi davalarda bu hak tanınmamaktadır. Bu hakkın tanınmaması, eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi, uyuşmazlığın dava açılmadan çözümlenme ihtimalini de ortadan kaldırmaktadır. 2577 sayılı İYUK md.20/B uyarınca, bu davalarda “yedi gün içinde ilk inceleme yapılır ve dava dilekçesi ile ekleri tebliğe çıkarılır” (md.20/B/1-c). Yine aynı maddeye göre “Savunma süresi dava dilekçesinin tebliğinden itibaren üç gün olup, bu süre bir defaya mahsus olmak üzere en fazla üç gün uzatılabilir. Savunmanın verilmesi veya savunma verme süresinin geçmesiyle dosya tekemmül etmiş sayılır” (md.20/B/1-ç) Hızlı yargılama yapmak adına savunma süresini makul olmayacak ölçüde kısaltmakta haklı sebep ve kamu yararı bulunmamaktadır. İYUK md.20/B’nin 1.fıkrasının (ç) bendinde yer alan üç günlük savunma süresi ile bu sürenin en fazla üç gün uzatılabileceğine ilişkin bu düzenlemenin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmış ve Anayasa Mahkemesi bu düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, MEB ile ÖSYM tarafından yapılan merkezi ve ortak sınavların sonuçları itibarıyla toplumun büyük kesimini ilgilendirdiğini, bu sınavlara karşı açılan davalarda yargılama sürecinin uzamasının ve neticede sınavların iptal edilmesinin kazanılmış haklar bakımından mağduriyetlere neden olabildiğini, kanun koyucunun bu durumu gözeterek anılan sınavlara karşı açılan davalarda yargılama sürecini hızlandırmak amacıyla özel bir yargılama usulü getirdiğini, bu bağlamda, itiraz konusu kuralla savunma dilekçesi verme süresinin üç günle sınırlandırıldığını, bunun kanun koyucunun takdir yetkisinde olduğunu ve hukuk devleti ilkesi ile çelişen bir yönünün bulunmadığını belirterek, üç günlük sürenin yetersiz olmadığını ileri sürmüştür

Tüm bu hususlar dikkate alındığında, günümüzde yoğun şekilde karşı karşıya kalınabilen hatalı bazı idari işlemlerde davalı tarafın ÖSYM olması halinde farklı yargılama usullerinin olduğunu ve daha titiz bir çalışma yapılmasının gerekliliği ön plana çıkmaktadır.

Her hakkı saklıdır. Bu yazı içeriğinde yer alan bilgiler, eteysehukuk.com a atıf yapılmaksızın kullanılamaz. Atıf yapmadan, kısmen veya tamamen alıntı yapılması halinde ilgililer hakkında hukuki ve cezai yollara müracaat edilecektir.